Milgram deneyinin amacı neydi?

Deney, ‘otoriteye itaat deneyi’ olarak da biliniyor. Bu deneyde Milgram insanların günlük hayatta yapmayacakları ya da yapmayı reddettikleri davranışları otorite altında yapıp yapmayacağını sınadı.

Ve sonuçlar beklenenin ötesinde çıktı...
Orijinal, yani ilk araştırmada Milgram, deneyini Yale Üniversitesi’nde 40 kişiyle yaptı. Deneye katılanlar öğrenci değil, dışardan bulunan gönüllülerdi ve sonuçlar çok şaşırtıcı oldu. Deneklerin yüzde 68’i deneyin sonuna kadar gitti. Üstelik bu tek bir deney değildi; bazı etkenler değiştirilerek tekrarlandı ama sonuç değişmedi. Ortalama olarak katılımcıların yüzde 65’i deneye devam ederek, kendilerine zarar vermemiş olan bir başka kişiye 450 voltluk elektroşok verdi. Daha doğru bir anlatımla, deney düzeneği nedeniyle şok verdiklerini düşündüler.

Dney öncesi katılımcılara elektroşok mekanizması tanıtılıyor


Bu tabii Milgram’ın kendisinin de beklemediği bir sonuçtu, herkesin tahminlerine ters düşüyordu. Milgram deney sonuçlarını açıklamadan önce psikologlar, psikiyatristler ve kendi öğrencilerinden sonucu tahmin etmelerini istedi. Hepsi, 450 volta çıkan, yani deneyi sonuna kadar götürenlerin oranının yüzde 1’i geçmeyeceğini savundu. Oysa sonuç yüzde 65’ti. Dolayısıyla bu ilk araştırma çok ses getirdi, gazetelerde geniş olarak yer buldu. Deney daha sonra çeşitli yerlerde, çeşitli zamanlarda tekrar edildi. Bin kişiyi bulan gruplarla, kadınlarla-erkeklerle yapıldı. Bu tekrarlarda da çeşitli düzeylerde otoriteye itaat bulundu. Sonuçlar biraz altında ya da üstünde olabiliyordu ama çok da farklı değildi.

Bu araştırmalar ya da tekrarlar yalnız ABD’de de mi yapıldı?
Hayır başka kültürlerde de yapıldı. Benzer sonuçlar çıktı denebilir genel olarak. Mesela, İngiltere’de ve Avustralya’da itaat, orijinal araştırmadan daha düşük olarak belirlendi. Buna karşılık İspanya’da, Avusturya’da daha yüksek. Batılı ülkelerin dışında örneğin Ürdün’de de yapıldı; Ürdün’de ise sonuçlar daha yüksekti.

´Öğretmen´ ceza veriyor.


Sonuç olarak Milgram’ın bulgularından bir genellemeye gidebilir miyiz?
Bu araştırmaların hepsinin tıpatıp birbirinin aynısı olduğunu söylemek mümkün olmasa da evet öyle, bu bir genel bulgudur. Küçük küçük değişiklikler yapabiliyorlar bu tekrarlarda. Ama daha sonra yapılan araştırmalar çoğunlukla aynı düzeyde hatta çoğunlukla daha da büyük oranda seyretti. Örneğin Almanya’da yüzde 85’i buldu. Sonuçta çoğu yerde en az Milgram’ın bulguları bulundu.

Peki, bunun gerekçesi ne olarak gösteriliyor? Sonuçlar içgüdü ya da öğrenilerek yapıldığına mı işaret ediyor?
Hayır, içgüdüden hiç söz etmiyor, tamamen bu bir sosyal psikoloji olayıdır. Sosyal etki, burada da otoritenin etkisidir bulunan.

Yaklaşık 50 yıl sonra Milgram deneyi tekrarlandı. Deneyi düzenleyen Jerry Burger, deney düzeneğinde bazı değişiklikler yaptı. Örneği Milgram deneyindeki gibi son sınır 450 volt değil, 150 volt olarak belirlendi ya da deneye katılanlardan, deneyi yarım bıraksalar bile ödenecek paranın bir bölümünü alabilecekleri deneye başlamadan önce söylendi. Bu tür değişiklikler sonucu etkiler mi?
Belli oranda etkiler ama tamamen başka bir deney yapılmıştır denemez. Orijinal deneyde 150 volt zaten bir kırılma noktasıydı. 150 volttan sonra 450 volta kadar devam eden katılımcıların oranında büyük değişiklik olmamıştı, hafif bir düşüş olmuştu.

Milgram’ın deneyi yaptığı 1960’lı yıllarla günümüz dünyası çok farklı. O yıllarda II. Dünya Savaşı ve dünyadaki faşist ya da Nazi yönetimlerinin sona ermesinin üzerinden çok da uzun zaman geçmemişti. Bugün ise bunlar çok geri kaldı ya da öyle söyleniyor. Aradan geçen zamandan sonra, 2008’li yıllarda biz daha az bir oran bekleyemez miydik?
Ama işte, bulunmamış.

Peki, bunu neye bağlıyoruz?
Öncelikle daha çok birey düzeyinde bir olay bu. Genel olarak ideolojilerden ya da benzeri olgulardan çok fazla etkilenmiyor. Ayrıca 1960’larda da ABD’de büyük bir açılım ve serbestlik vardı. Çiçek çocuklar, hipiler gibi… Yani bugünden hiç geri değildi. Bilakis bugün ABD’de, Türkiye’de olduğu gibi, çok daha fazla bir muhafazakarlaşma ya da muhafazakarlaşma eğilimi var. Politikalar da öyle. Ama bu deneylerde daha temel insan davranışları söz konusu. Genel politikalarla o kadar ilgili bir şey değil. Burada insanın otoriteye karşı itaate yönelme eğiliminin yüksek olduğu görülüyor.

Milgram deneyinin bazı versiyonlarında ´öğrenci´ ve ´öğretmen´ aynı ortamda yer aldı.


Milgram kendi araştırmasında da verdiği örneklerde gösterdiği gibi, buradaki en önemli faktör de, kim bunun sorumluluğunu taşıyacak sorusu. Eğer o adama (deneydeki öğrenciye) bir şey olursa ne olacak diye soruyor katılımcı, sorumluluk bana ait denilince devam ediyor. Sorumluluk bir başkasına ait olduğu anda kişi, bir piyon gibi iş görebiliyor.

Sonuçlarda kişinin eğitimi durumu, refah seviyesi ya da benzeri farklılıklar bir şey değiştirmiyor mu?
Değiştirmiyor. Kadın-erkek farkı da yok. Milgram’ın ilk deneyinde yalnızca erkek katılımcılar kullanıldı ancak daha sonra kadın katılımcılar da katıldı. Normalde beklenen kadınların daha az şok vereceğidir ama böyle olmuyor. Çünkü belki bir taraftan daha az şok verme eğiliminde olabilirler, karşısındakine acıdığı için ama diğer taraftan da daha yumuşak başlı ve itaatkar oldukları için kadınlar bu iki eğilim birbirini götürüyor ve erkeklerden çok da farklı sonuçlar alınmıyor. Kadınların stres düzeyleri daha yüksek oluyor ama sonuç değişmiyor.

Milgram’ın deneyine ilham kaynağı olarak Nazi Almanyası’ndaki toplama kamplarında görevli Adolf Eichmann’ın bunu yalnızca bir görev olarak yaptığını söylemesi gösteriliyor. Ne yazık ki Nazi Almanyası’ndan sonra da pek çok işkence örneğini yaşadık. Belki de bunun en somut örneği Ebu Gureyb’de yaşananlardı. Yaşanan ve devam eden bunca örnekten sonra işkenceyi önlemek için, insanları bire bir eğitmenin ötesinde farklı ve daha genel mekanizmaların yaratılması gerektiğini söylenebilir mi?

Nazi subay Adof Eichmann´ın ´işkenceleri görev icabı yaptığı´ sözleri deneye ilham kaynağı oldu.

Tabii bu da söylenebilir ama Ebu Gureyb’de yaşananlar için Milgram’ın deneyinden ziyade, Zimbardo’nun deneyi kullanıldı. Bu deney bir simulasyondu. Zimbardo, Stanford Üniversitesi’nde simule edilmiş bir hapishane yaptı ve buraya rasgele seçilen erkek denekleri, bir kısmını mahpus, bir kısmını da gardiyan olarak koydu. Bunları kendi hallerine bıraktı ve bir süre sonra gardiyanların çok haşin, sert, acımasız hale geldiğini, mahpusların da çaresizlik içinde olduklarını ve durumlarını kabul ettiğini gördü. Deneyi tamamlanamadan bitirilmek durumunda kaldı. Çünkü zarar gardiyanlar vermeye başladı ama buradaki gardiyanların da öğrencilerin de hepsi üniversitesi öğrencileriydi. Dolayısıyla Ebu Gureyb’de yaşananların açıklanmasında da Zimbardo’nun deneyi ve yorumu daha çok kullanıldı. Genel olarak Zimbardo’nun yorumunu şöyle özetleyebiliriz, herkes de bu tür davranışlar potansiyel olarak vardır ancak önemli olan çevresel faktörlerdir. İnsanları bu tür ortamına koyduğunuz zaman, böyle bir şiddet ortamında insanlar bu tür şeyleri gerçekleştirebilir. Stanford Hapishane Deneyi olarak da bilinen Zimbardo’nun deneyi de çok meşhurdur.

Böyle bir yorum işkencecileri aklama ya da en azından oları maruz görme anlamına gelmez mi?
Oraya da çekilebilir. Tabii bu şekilde eleştiriler de geliyor; insanlar bu kadar piyon mudur, tamamen çevresel etkenlerin etkisinde midir diye itirazlar da geliyor. Ama Milgarm’ın da Zimbardo’nun da bulguları çevresel etkilerini önemine vurgu yapıyor.

Standford Hapishanesi Deneyindeki ´mahkum´lardan biri


Peki, bu konuda yapılacak bir şey yok mu, çevrenin insanın otoriteye baş eğerek ya da çevre etkisiyle bu tür eylemlerde bulunması konusunda yapılacak bir şey yok mu?
Bu konular insanlara, anlatılarak farkında olmaları sağlanmalı ve insan eğilimlerini daha iyi anlamaları öğretilmeli. Ve en önemlisi de karşısındaki ile empati kurarak bunun üstesinden gelmesi sağlanabilir. Ayrıca grup dinamikleri de kullanılabilir. Örneğin Milgram deneyinde araştırmacının iki asistanı katılımcı rolünde deneğe dahil oluyor. Elbette esas katılımcı bunların asistan olduğundan haberdar değil. Deneyde üç de şok verecekler ama bu iki kişi 120-150 volttan sonra biz bu işi yapmayız diyorlar. Bu durumda gerçek katılımcıların yüzde 90’ı şok vermeye devam etmiyor. Bu çok önemli bir bulgu çünkü bu gösteriyor ki insan tek başınayken daha zayıf oluyor ve çevre etkisinde, özellikle de otorite etkisinde kalabiliyor ama küçücük bir dayanışma ile, bir kişi bile yanında otoriteden farklı düşüyorsa ya da karşı gelebiliyorsa bu kişiyi çok güçlendiriyor. O da karşı gelebiliyor çok kolaylıkla. Bunun başka da bir sürü araştırması var.

Ama bunun tersi de doğru, değil mi?
Evet bu durumda katılımcı ters etkide kalıyor, ters yönde hareket ediyor.

Empatinin öneminden bahsettiniz. Bu konuda ne tür araştırmalar yapıldı?
Örneğin Feshbach’lar ilkokul çağındaki çocuklarla ilgili yaptıkları araştırmalarda bu empati eğitimini yapıyorlar. Feshbach’lar karı-koca sosyal psikologlar, yaptıkları araştırmalarda empati eğitimi alan çocukların, diğerlerine oranla çok daha az saldırganlık gösterdiklerini gözlemlediler. Çocuklar saldırganlık eğilimleri bir yerde ortaya çıksa dahi ona engel olup kontrol ediyorlar ve saldırganlık göstermiyorlar. Japonya’da da Obuchi’nin yaptığı araştırmasında da benzer şeyler gözlemlendi. Bu araştırmada Bu da Milgram’a çok benzer bir şekilde yine şok kullanılıyor ama burada da kurban durumundaki kişi, deney başlamadan önce kendisi hakkında bilgiler veriyor. Kendi hayatı ile ilgili bilgiler verilince, katışımcıda bir miktar, empati oluşuyor, çünkü o kişiyi daha çok tanıyor oluyor. Bu durumda katılımcının verdiği şoklar da daha hafif şoklar oluyor.

Burada Milgram deneyi ile aynı düzenek mi kuruldu?
Aynısı değildi, benzeriydi. Bu deneyde de benzer biçimde orada da şok verildi. Önemli olan sonuçta katılımcının daha az şok vermesi

Öyleyse çevresel etkenlerden dolayı insanların otoriteye boyun eğebileceklerini görüyoruz. Ama bu konuda çok da çaresiz olmadığımız çünkü insanların empati kurarak bunun üzerinden gelebileceğini söyleyebiliriz.
Evet, nitekim empati eğitimi verildiği durumlarda daha hafifi şoklar verildiği bulunduğu Obouchi’nin deneyinin benzerleri Amerikalı Hanoh ve Richardson tarafından da gerçekleştirildi ve benzer sonuçlara ulaşıldı.

Tüm bu araştırmalarla alınan benzer sonuçlar, empatinin çok önemli olduğunu gösteriyor Bir kişiye zarar vermek için o kişiyi ‘diğer’, ‘farklı’, ya da ‘öteki’ olarak görmek gerekir. Oysa, eğer empati kurup, o kişiyi anlamaya çalışıp bir şekilde yakın hissederseniz, o zaman ona kötülük yapma ihtimali azalıyor. Bunun da aplikasyonları (uygulamaları) çok önemlidir. Bütün bu ‘düşman’, ‘diğer’ görüşler, aslında saldırganlığa kolaylıkla yol açabilen güçler, temelinde kendinden farklı görmek yatıyor. Oysa, kendine yakın görüp empati kurabilmek, o kişiyi insan olarak anlayabilmek, çok daha insancıl yaklaşımlara yol açabiliyor ve saldırganlığın önüne geçebiliyor.


Kaynak: Ntvmsnbc.com


Eklenme Tarihi : 24.08.2010 11:54:35
Okunma : 3075



Kaynak : http://www.zeded.com/Konu.asp?ID=2447